Merhaba,
Çok uzun zamandır yazmamışım...
Tam 10 yıl olmuş ben buralara ara vereli.
Efendim bu esnada hayatım saat gibi tıkır tıkır işledi. İş değiştirdim, çünkü mobinge maruz kaldım ve bu benim psikolojimi alt üst etti. Uzun süre psikolojik destek aldım. Sonra 1 yıl kadar çalışmadım ve tabi ki tüm birikimler eridi. İş bulmak istiyordum ama eğer görüşmeyi bir erkekle yaparsam inanılmaz geriliyordum. Derken İstanbul onkoloji hastanesi şimdilerde o zaman onko tıp merkeziydi; orada iş buldum. Başladım.
Derken hayatımda benim için çok değerli olan hatta ilk defa dostum dediğim Aylin, Miniğim hayatımdan saçma sapan bir şekilde çıktı. Çok ağladım, bir türlü düzeltemedim. Ve bitti.
Üstüne hasta oldum, hem de çok... Hiç unutmuyorum yeni yıl akşamı eve nasıl gittiğimi hatırlamıyorum iş yerinden. ateşim o kadar yüksekti ki... Ve kimse yoktu yanımda, sadece Maral ve ben.
Sonra kan tetkiklerim yapıldı, ve doktor sanırım hematolojik bir kanser var dedi. Neye uğradığımı şaşırdım. Hata yaptığının farkındaydım ama kan değerlerimde anormalliği ben de görebiliyordum. Kendimi bir hemşire olarak değerlendiremeyeceğim için bir başka doktora danıştım. O da beni bir uzmana yönlendirdi.
Sevgili Prof.Dr. Selim Nalbant ...
Randevu bulmak öyle zordu oldu ki...
Bu arada ben resmen ortadan ikiye kırılıyorum gibi her yerim ağrıyor, sabah yataktan kalkmak resmen bir zulüm ve geceleri sırtım terlemiş bir şekilde uyanıyorum...
Selim Hocamla tanıştım, anlattım. Muayene etti ve dedi ki " Kanser değilsin ama bu tahmin ettiğim hastalık da pek hoş bir hastalık değil. Öldürmez, süründürür. "
Derken tetkikler yapıldı, filmler çekildi. Genetik testlerin çıkması tabi uzun sürdü. 1 hafta sonra Selim Hocanın karşısındaydım ve o doğru tanıyı koymuştu.
Ankolizan Spondilit ...
Öldürmez, süründürür... Suna Pekuysal'ın hastalığı demişti Selim Hoca bana.
Tedavi ayrıntılarını konuştuk, hızlıca tedaviye başladık.
Ve ilacın daha 1.haftasında ben kemik iliğimin yorgunluğu ile raporlu bir şekilde evde kanepede tuvalete gidemez haldeydim. Ateşim yükseliyordu, vücudumda beni savunacak kadar asker hücrem yoktu. Tabi hemen destekleyici bir iğne tedavisi başlandı ama ben tuvalete gidip de geri gelemeyecek halde olup klozetin yanına doğru yarım saat öyle uzandığımı ve yapayalnız olduğumu asla unutmayacağım. Yanımda sadece biricik kızım, Maralım vardı. Beni asla yalnız bırakmıyordu.
Bu arada biricik abim evleniyordu ve benim siparişleri alıp Orduya düğün için gitmem gerekiyordu. Aynı zamanda da çalışmalıydım. Ödemem gereken borçlarım, kiram, faturalarım vs vs vs vardı.
Hemen tedaviyi değiştirdi Hoca. Kemik iliğime çok ilişmeden daha sert bir saldırı yapmaya karar verdi. Ve her kutuyu almak için 4 sayfa feragat belgesi imzalamam gereken bir tedavi için başvuru düğmesine basıldı.
Aynı zamanda tedavi esnasında dışarıdan gelecek verem mikrobu saldırısına açık olacağım için eş zamanlı bir verem tedavisi de almam gerekiyordu. Bunun için de bir verem savaş dispanseri tarafından takip edilmem gerekiyordu.
Önce gittim, abimi evlendirdim. Sonra geldim, tedavime başladım.
Ben oğlağım, yenilmeye niyeti olmayanlarız biz...
Tedavim başladı. Hem iğnemi kendim yapıyordum 14 günde bir, hem de durmadan yoğun tempoda çalışıyordum. Eğer kendimi kötü hissedersem izin alamıyordum, Başhemşirenin umurunda değildim. Beni kendine rakip olarak görüyordu ve sürekli tatlı tatlı tehdit ederek çalıştırıyordu. Başka şansım yoktu, tedavim bitene kadar devam etmek zorundaydım. Tedavim bitince zaten şehri bırakıp Orduya dönmeyi düşünüyordum.
Derken Başhemşireyi kovdular. Hastanede yer yerinden oynarken ben hala sadece işimi yapmaya devam ediyordum. Bana da sorumlu hemşirelik teklif ettiler, maaşımı yükseltmeyi... Önce reddettim çünkü Orduya gitme konusunda çok nettim. Sonra Annem belki de denemelisin dedi. Şaşırdım genelde o da isterdi orada olmamı.
kabul ettim ve yeni başhemşire ile de yepyeni bir dönem başladı. Bu esnada tedavim bitti ve mucize der hep Selim Hocam; ben yüzde yüz cevapla hastalıktan çooooook uzağa güvenli bir alana ulaştım.
Hastalık beni eğip bükemesin diye de kendime bir spor salonu buldum, aktif hareket için spor yapmaya başladım.
Derken Aylin bana verdiği 1000 tl'yi hatırladı ve talep etti... Bir kere daha kırıldım. Ben zaten parayı toparlamıştım. Ama verirken istediğin ve kendini hazır hissettiğinde verirsin diyerek verdiği parayı görevini tamamladı diye istediği maili beni kırdı.
iş yerinde adeta kemoterapi servisini hem ekip olarak, hem sistem olarak baştan yarattım. Yenilikler getirdim ve bilime dayalı bir çalışma programı kurdum. Bunu adeta yel değirmenlerine karşı gerçekleştirdim. 2024 yılında tamamen ayrılana kadar harika iş çıkardığımı düşünüyorum.
2018 yılı bana çok değişik deneyimler getirdi. Hayatıma resmen bir dalga etkisi yarattı. Bir çok şey başladı, bir çok şey bitti. Kendimi resmen bir tsunaminin içinde gibi hissettiğim bir yıl oldu. 2018 Eylül ayında artık pes dediğim bir olay yaşadım. Benim kırılma noktam o oldu.
Beral Fişekçi isimli bir danışmanla görüşmeye başlamam da böyle oldu. Bir çoğunuz inanmıyor, saçma bile buluyorsunuzdur -ben de öyle düşünürdüm- ama bilinçaltı terapisi harika dostum.
Beralle 5 seans ve bolca meditasyon, sarsıntılı ataklar derken 2019 sonunda hayatım tamamen fırtına sonrası açılan kara bulutlar görüntüsüne kavuştu... O tabloyu gözünüzde canlandırabilirsiniz. Fırtına bulutları uzaklaşırken güneş ışıkları beyaz bulutların arasından vurur kahramanın yüzüne...
İşte o kahraman bendim. Yanımda Sercan vardı... Fırtına da birbirimize epey destek olmuştuk. Tadını çıkarmak da en büyük hakkımızdı...
Sonra evimi Üsküdardan Maltepeye taşıdım. Derken tatatataam! Pandemi başladı...
Tam 2 yıl tüm dünya yıkıldı pandeminin kucağında... Maskelerle yaşadık adeta. El yıkamaktan hepimiz egzama sahibi olduk hala daha iyileşmedi ellerim...
Ama ben o eve kapanma dönemini kendimi kozada sarmak ve büyütmek için kullandım ve pandemi kuralları esnerken ben de artık uçmak için hazırdım.
VE o esmer bombam, sevgili eşim, yol arkadaşım, sevdiceğim Taygun Çelen bey de gönlümü çelmek üzere oradaydı.
Biz aynı iş yerinde çalışıyorduk. Benim suratsız olmadığım nadir anlarda bana denk gelmiş ve kendisi bana aşık olmuştu. Ben de suratsız olmadığım nadir bir günde onu yavru kedi beslerken görmüş ve kendisinin evlenilecek erkek olduğu tanısını koymuştum.
Ama evlenecek kişinin ben olduğumu bilmiyordum.
Diş fırçasını aldı ve bana geldi. O gün bugündür beraberiz.
Evlendik, ev aldık, içine 1 tane de Güneş yaptık.
Şimdi içeride beşiğinde döne döne uyuyor.
Hastalıklar, kırgınlıklar bol bol yenilen kazıklar, hatalı kararlar ve derken en sonunda doğru yerdeyim.
Güneş'i büyütmek, en azından 2 yaşına getirmek için işi bıraktım. Aynı zamanda almanca öğreniyorum.
Belki, kim bilir, almanyada devam ederiz maceramıza...
1 yılı geride bıraktık bile Güneş kızımızla...
İnanılmaz hızlı büyüyor. Yürümeye başladı bile.
şimdi ben bu blog yazısını yazarken kısa bir özet yazarken bile yaşadıklarıma inanamadım...
Çok ağladım...
Şimdi tadını çıkara çıkara gülüyorum.
Mutluluktan ağlıyorum...
Bunu okuyorsanız sizin de böyle bir huzura ermenizi dilerim...