17 Temmuz 2025 Perşembe

Hallo Alles...

 Tam 1 yıl olmuş son yayınımdan bu yana... 

Güneş 2 yaşına girdi. Ben 41 yaşıma girdim. İnanamıyorum...

Zamanın kalitesi nasıl da değişiyor her şeyle...

Örneğin ben şimdi sıkı bir şekilde Almanca çalışıyorum. Ama ülkede yer yerinden oynuyor. Her yerde yangınlar, maden var diye yok edilen kıymetli doğa, suçsuz yere tutuklu olan insanlar, geleceğini güvenli göremeyen bizler...

Almanca öğrenme sebebim hem bir dil edinmek hem de Güneş için farklı bir yaşam rotası çizmekti.

Şimdi sanki benim için çıkış kapısı gibi bir hâl aldı bu lisan. Aynı zamanda İngilizcemi de geliştirmeye çalışıyorum. Almanya "sizi istemezük" derse, rotamız yeniden oluşturulsun istiyorum.

Son bir yılda her şey değişti.

 Ben de...

Güneşin 22.ayında odasını ayırdık, artık kendi odasında uyuyor, oynuyor...

Ve kendiliğinden oluşan şartlarla ve kolaylıkla emzirme sürecimizi bitirdik. Üstelik ikimiz de o emzirmenin son olduğunu bilmedi. Çünkü hastaydım ve yatar pozisyona sürekli öksürüğüm için bir kaç gece Babası uyuttu. o da buna itiraz edemedi, çünkü hasta oluğumu görüyordu. 3 geceydi sanırım emziremedim. Sonra bir gün "Anne meme!" dedi. "Kuzum memede süt bitti!" dedim. Çok sakin ve meraklı bir ifade ile "Bitti mi? Süt bitti mi?" dedi. Ben de "evet, artık emzirme yok. Annenin memesi artık sadece Annene ait. Sen zaten her şeyi yiyorsun, süte ihtiyacın yoktu." dedim. 

Ve böylece ağlama, sızlanma olmadan, ikimizde hırpalanmadan bitiverdi.

İkimizde o emzirmenin son olduğunu bilmedik. iyi ki de bilmedik... Ben düşününce bile kötü oluyordum, nasıl bitiririm diye kafamda senaryolar yazıyordum. Ama Yaratıcı ve muhteşem evren bana yine kolaylıkla geldiler.

Ol dediler e oluverdi...

Hayatımda her şeyin böyle kolaylıkla olmasını seçiyorum.

Bu haftasonu Güneşimizin odasını boyuyoruz. İsmine yaraşır bir renk seçtik. Bakalım nasıl olacak...

Çok mutluyum.

Tüm olanlara rağmen, hayat etrafımızda inanılmaz bir hızda ve setlikte eserken içinde bulunduğum durumu seviyorum.

Kızımı, Eşimi, Kedilerimi ve en çok kendimi seviyorum.

40 yaşımda bambaşka bir dil öğrenmeye kalkışacak kadar kararlı olmamı seviyorum.

Doğru adamı araya araya yılmadan bulmamı seviyorum.

Dünyanın en güzel Güneşini her gün parlatmak için çabalayabilen hevesimi seviyorum.

Düşüp düşüp de yeniden kalkabilmemi seviyorum.

hayal etmekten asla vazgeçmememi, hayallerim için çaba da harcıyor olmamı seviyorum.

Dünya kendi yörüngesinde ve dengesinde hareket ederken kendi yörüngemi ve dengemi bulabilmeyi seviyorum.

Kendime renkli yarınlar, bugünler ve hatta dünler yazıyorum. Kimsenin bunu karartmasına izin vermeye de niyetim yok.

Dünler yazmak ne demek diyebilirsiniz. Geçmiş değiştirilmez diyebilirsiniz.

Değiştirilir. ..

Olaylar değil onların sizde yarattığı değiştirilir. Affedersiniz kendinizi, olayın oluşunu anlar ve serbest bırakırsınız öfkelerinizi, kırgınlıklarınızı, kızgınlıklarınızı, hayal kırıklıklarınızı ve diğer duyguları. Onları görür ve onarırsınız. Ve önünüze bakarsınız, geride renkli yarınlar olur.

Siz yaşadıklarınızdan dersler alır, devam edersiniz.

İyileşirsiniz, özgürleşirsiniz...

Sonuç olarak,

Ben yapamam değil, yapabilirim dediğiniz her şey olmak için orada sizi bekliyor. 

Sevgiyle ve Sağlıkla kalın...






onsuz bitiremezdim...

12 Temmuz 2024 Cuma

Hallo!

 Merhaba,

Çok uzun zamandır yazmamışım... 

Tam 10 yıl olmuş ben buralara ara vereli. 

Efendim bu esnada hayatım saat gibi tıkır tıkır işledi. İş değiştirdim, çünkü mobinge  maruz kaldım ve bu benim psikolojimi alt üst etti. Uzun süre psikolojik destek aldım. Sonra 1 yıl kadar çalışmadım ve tabi ki tüm birikimler eridi. İş bulmak istiyordum ama eğer görüşmeyi bir erkekle yaparsam inanılmaz geriliyordum. Derken İstanbul onkoloji hastanesi şimdilerde o zaman onko tıp merkeziydi; orada iş buldum. Başladım. 

Derken hayatımda benim için çok değerli olan hatta ilk defa dostum dediğim Aylin, Miniğim hayatımdan saçma sapan bir şekilde çıktı. Çok ağladım, bir türlü düzeltemedim. Ve bitti.

Üstüne hasta oldum, hem de çok... Hiç unutmuyorum yeni yıl akşamı eve nasıl gittiğimi hatırlamıyorum iş yerinden. ateşim o kadar yüksekti ki... Ve kimse yoktu yanımda, sadece Maral ve ben.

Sonra kan tetkiklerim yapıldı, ve doktor sanırım hematolojik bir kanser var dedi. Neye uğradığımı şaşırdım. Hata yaptığının farkındaydım ama kan değerlerimde anormalliği ben de görebiliyordum. Kendimi bir hemşire olarak değerlendiremeyeceğim için bir başka doktora danıştım. O da beni bir uzmana yönlendirdi. 

Sevgili Prof.Dr. Selim Nalbant ...

Randevu bulmak öyle zordu oldu ki...

Bu arada ben resmen ortadan ikiye kırılıyorum gibi her yerim ağrıyor, sabah yataktan kalkmak resmen bir zulüm ve geceleri sırtım terlemiş bir şekilde uyanıyorum...

Selim Hocamla tanıştım, anlattım. Muayene etti ve dedi ki " Kanser değilsin ama bu tahmin ettiğim hastalık da pek hoş bir hastalık değil. Öldürmez, süründürür. "

Derken tetkikler yapıldı, filmler çekildi. Genetik testlerin çıkması tabi uzun sürdü. 1 hafta sonra Selim  Hocanın karşısındaydım ve o doğru tanıyı koymuştu.

Ankolizan Spondilit ...

Öldürmez, süründürür... Suna Pekuysal'ın hastalığı demişti Selim Hoca bana. 

Tedavi ayrıntılarını konuştuk, hızlıca tedaviye başladık. 

Ve ilacın daha 1.haftasında ben kemik iliğimin yorgunluğu ile raporlu bir şekilde evde kanepede tuvalete gidemez haldeydim. Ateşim yükseliyordu, vücudumda beni savunacak kadar asker hücrem yoktu. Tabi hemen destekleyici bir iğne tedavisi başlandı ama ben tuvalete gidip de geri gelemeyecek halde olup klozetin yanına doğru yarım saat öyle uzandığımı ve yapayalnız olduğumu asla unutmayacağım. Yanımda sadece biricik kızım, Maralım vardı. Beni asla yalnız bırakmıyordu.

Bu arada biricik abim evleniyordu ve benim siparişleri alıp Orduya düğün için gitmem gerekiyordu. Aynı zamanda da çalışmalıydım. Ödemem gereken borçlarım, kiram, faturalarım vs vs vs vardı.

Hemen tedaviyi değiştirdi Hoca. Kemik iliğime çok ilişmeden daha sert bir saldırı yapmaya karar verdi. Ve her kutuyu almak için 4 sayfa feragat belgesi imzalamam gereken bir tedavi için başvuru düğmesine basıldı.

Aynı zamanda tedavi esnasında dışarıdan gelecek verem mikrobu saldırısına açık olacağım için eş zamanlı bir verem tedavisi de almam gerekiyordu. Bunun için de bir verem savaş dispanseri tarafından takip edilmem gerekiyordu.

Önce gittim, abimi evlendirdim. Sonra geldim, tedavime başladım.

Ben oğlağım, yenilmeye niyeti olmayanlarız biz...

Tedavim başladı. Hem iğnemi kendim yapıyordum 14 günde bir, hem de durmadan yoğun tempoda çalışıyordum. Eğer kendimi kötü hissedersem izin alamıyordum, Başhemşirenin umurunda değildim. Beni kendine rakip olarak görüyordu ve sürekli tatlı tatlı tehdit ederek çalıştırıyordu. Başka şansım yoktu, tedavim bitene kadar devam etmek zorundaydım. Tedavim bitince zaten şehri bırakıp  Orduya dönmeyi düşünüyordum. 

Derken Başhemşireyi kovdular. Hastanede yer yerinden oynarken ben hala sadece işimi yapmaya devam ediyordum. Bana da sorumlu hemşirelik teklif ettiler, maaşımı yükseltmeyi... Önce reddettim çünkü Orduya gitme konusunda çok nettim. Sonra Annem belki de denemelisin dedi. Şaşırdım genelde o da isterdi orada olmamı. 

kabul ettim ve yeni başhemşire ile de yepyeni bir dönem başladı. Bu esnada tedavim bitti ve mucize der hep Selim Hocam; ben yüzde yüz cevapla hastalıktan çooooook uzağa güvenli bir alana ulaştım.

Hastalık beni eğip bükemesin diye de kendime bir spor salonu buldum, aktif hareket için spor yapmaya başladım.

Derken Aylin bana verdiği 1000 tl'yi hatırladı ve talep etti... Bir kere daha kırıldım. Ben zaten parayı toparlamıştım. Ama verirken istediğin ve kendini hazır hissettiğinde verirsin diyerek verdiği parayı görevini tamamladı diye istediği maili beni kırdı. 

iş yerinde adeta kemoterapi servisini hem ekip olarak, hem sistem olarak baştan yarattım. Yenilikler getirdim ve bilime dayalı bir çalışma programı kurdum. Bunu adeta yel değirmenlerine karşı gerçekleştirdim. 2024 yılında tamamen ayrılana kadar harika iş çıkardığımı düşünüyorum.

2018 yılı bana çok değişik deneyimler getirdi. Hayatıma resmen bir dalga etkisi yarattı. Bir çok şey başladı, bir çok şey bitti. Kendimi resmen bir tsunaminin içinde gibi hissettiğim bir yıl oldu. 2018 Eylül ayında artık pes dediğim bir olay yaşadım. Benim kırılma noktam o oldu.

Beral Fişekçi isimli bir danışmanla görüşmeye başlamam da böyle oldu. Bir çoğunuz inanmıyor, saçma bile buluyorsunuzdur -ben de öyle düşünürdüm- ama bilinçaltı terapisi harika dostum.

Beralle 5 seans ve bolca meditasyon, sarsıntılı ataklar derken 2019 sonunda hayatım tamamen fırtına sonrası açılan kara bulutlar görüntüsüne kavuştu... O tabloyu gözünüzde canlandırabilirsiniz. Fırtına bulutları uzaklaşırken güneş ışıkları beyaz bulutların arasından vurur kahramanın yüzüne...

İşte o kahraman bendim. Yanımda Sercan vardı... Fırtına da birbirimize epey destek olmuştuk. Tadını çıkarmak da en büyük hakkımızdı...

Sonra evimi Üsküdardan Maltepeye taşıdım. Derken tatatataam! Pandemi başladı...

Tam 2 yıl tüm dünya yıkıldı pandeminin kucağında... Maskelerle yaşadık adeta. El yıkamaktan hepimiz egzama sahibi olduk hala daha iyileşmedi ellerim...

Ama ben o eve kapanma dönemini kendimi kozada sarmak ve büyütmek için kullandım ve pandemi kuralları esnerken ben de artık uçmak için hazırdım.

VE o esmer bombam, sevgili eşim, yol arkadaşım, sevdiceğim Taygun Çelen bey de gönlümü çelmek üzere oradaydı. 

Biz aynı iş yerinde çalışıyorduk. Benim suratsız olmadığım nadir anlarda bana denk gelmiş ve kendisi bana aşık olmuştu. Ben de suratsız olmadığım nadir bir günde onu yavru kedi beslerken görmüş ve kendisinin evlenilecek erkek olduğu tanısını koymuştum.

Ama evlenecek kişinin ben olduğumu bilmiyordum.

Diş fırçasını aldı ve bana geldi. O gün bugündür beraberiz.

Evlendik, ev aldık, içine 1 tane de Güneş yaptık.

Şimdi içeride beşiğinde döne döne uyuyor.

Hastalıklar, kırgınlıklar bol bol yenilen kazıklar, hatalı kararlar ve derken en sonunda doğru yerdeyim.

Güneş'i büyütmek, en azından 2 yaşına getirmek için işi bıraktım. Aynı zamanda almanca öğreniyorum.

Belki, kim bilir, almanyada devam ederiz maceramıza...

1 yılı geride bıraktık bile Güneş kızımızla...

İnanılmaz hızlı büyüyor. Yürümeye başladı bile.

şimdi ben bu blog yazısını yazarken kısa bir özet yazarken bile yaşadıklarıma inanamadım...

Çok ağladım...

Şimdi tadını çıkara çıkara gülüyorum.

Mutluluktan ağlıyorum...

Bunu okuyorsanız sizin de böyle bir huzura ermenizi dilerim...









        


MAŞALLAH !!!

14 Temmuz 2014 Pazartesi

Bir doktor kanser olursa... (Dr. Aydemir Yalman’ın kaleme aldığı son yazısıdır…)


Endoskopik olarak yapılan dördüncü nazal polipektomi ameliyatımdan sonra KBB doktorum arayarak patolojiden bildirilen sonucun iyi olmadığını, konunun önemli olduğunu ve daha iyi bir patoloji laboratuvarında! tekrar değerlendirilmesi gerektiğini söyledi. Ben olayın şokunu atlatamadan, kliniğimizin uzmanları hemen parçaları çok iyi bilinen bir patoloji laboratuvarına götürmüşlerdi bile. Olası iyi bir sonuç beklentisi ile geçen üç günün sonunda e-posta ile gelen patoloji raporu gerçeği yüzüme çarptı: Sol nazal kavitede invaziv skuamöz hücreli karsinom; orta derecede diferansiye.
Önce klinikten uzaklaşıp bir kafeye gittim tek başıma. Ne yapacağımı düşünmeye çalıştım uzun bir süre. Beynimin içinde uğuldayan “bu andan sonrası yok” düşüncesi sağlıklı karar vermemi engelliyor ve gözümün önüne sürekli olarak bugüne kadar yaşadığım hayat geliyordu. Kırk yıllık hekimdim. Anatomi, patolojik anatomi okumuştum ve oradan edindiğim bilgiler sonumun pek hayırlı olmayacağını söylüyordu.
Soru: Bir doktor olarak ben bu kadar yıkıldıysam, normal bir vatandaş böyle bir tanı ile yüzyüze geldiğinde neler yaşar acaba?
Doktorluk refleksi ile hemen ağ ortamına girip bu konudaki bilgileri araştırmaya başladım. Tüylerim diken diken olarak okuduğum pek çok yazıdan özetlediğim bilgiler şöyle : “Sinonazal tümörler tüm habis tümörlerin % 1’den azını oluştururlarmış. Bu habis tümörlerin % 70-80’i skuamöz hücreli karsinom olup kaynaklandığı yer de, sıklık sırasiyle maksiller sinüs (% 50-70), nazal kavite (% 15-30) ve etmoid sinüsler (% 10-20) imiş. Skuamöz hücreli karsinomların tedavisinde cerrahi spektrum basit endoskopik eksizyondan orbital ekzantarasyon, radikal maksillektomi ve kraniyofasiyal rezeksiyona kadar uzanıyor. Cerrahinin tipi tümörün yayılımına ve tutulan yapılara göre belirleniyor. Tedavide, radyoterapi cerrahiden önce de sonra da uygulanabiliyor. Sıralamada bazı değişiklikler olsa da radyoterapi + cerrahiyi içeren kombine tedavi en iyi sağkalımı sağlıyor. Skuamöz hücreli karsinomlarda kemoterapinin yerinin tartışmalı olduğu söyleniyor. Cerrahi, radyoterapi ve kemoterapi kullanımına rağmen sonuçlar, özellikle de ilerlemiş lezyonlarda yüz güldürücü sonuç vermiyormuş. Bir yazara göre, 1980’den 2003 yılına kadar yirmiden fazla hastayı kapsayan serilere bakıldığında, radyoterapi için 5 yıllık sağkalım % 0-39 (ortalama % 23), cerrahi + radyoterapi için sağkalım % 35-64 (ortalama % 44) olarak bulunmuş. Ancak, geç tanı hastalarda tedavilerin başarı oranını düşürmektedir.”
Ben bu ruhsal fırtınaları yaşarken klinik arkadaşlarım İstanbul’un büyük üniversite hastanelerinden birindeki KBB onkolojisi ile uğraşan bir doktordan randevu almışlar bile. MRG tetkiki yaptırıp doktora gittim. Doktorum filmlere baktı, kısaca endoskop ile muayene etti, ameliyat olmam gerektiğini ve ertesi günü beni tümör konseyine çıkaracağını söyledi. Ertesi günü konseyin yapıldığı yere gittiğimde bir kez daha yıkıldım. Kapıda sıra bekleyenler ya trakeostomili ya ağzı-burnu ameliyatlı ya da felçli ve bedbin yüzlü insanlardı. İçeri çağrıldığımda orada bulunan hiç bir doktor bırakın geçmiş olsun demeyi, yüzüme dahi bakmadı. Doktorum filmleri negatoskopa yerleştirdi, herkes büyük bir dikkatle onları izledi ve ameliyatın ne derece radikal yapılacağı konusunda karar verdiler. En son olarak da radyasyon onkoloğu olduğunu sandığım hoca, o bölgeye radyasyon verebileceğini, ama gözün zarar görme şansının yüksek olduğunu söyledi. Hakkımda bu kararlar alınıp, elime anestezi muayene kağıdı tutuşturulana kadar donmuş bir şekilde olanları izliyordum. Son bir gayretle kuruyan boğazımdan hırıltı şeklinde çıkan sesle doktoruma bu radikal girişimin 5 yıllık sağkalıma ne kadar etkisi olabileceğini sordum. Filmlerimi elime sıkıştırıp, diğer hastayı çağırırken yaklaşık % 40-45 dedi.
Soru: Bırakın kanser olmasını, her hangi bir hastaya yukarıda belirttiğim şekilde davranıldığında o kişinin neler hissettiğini düşünen kaç doktor vardır?
Patoloji raporumu aldıktan sonraki dört gün içinde yaşadıklarımı kısaca özetlemeye çalıştım. Zaten başıma gelenlerin şokunu yaşarken, bir de hastalanan doktor olarak ne kadar değersiz olduğumu düşünüyordum. Oysa onkoloji ile uğraşan doktorların ve sağlık çalışanlarının söyledikleri ilk söz, bu hastalıkta moral motivasyonun çok önemli olduğu değil midir?
Ertesi gün, büyük özel bir sağlık kuruluşunda KBB onkolojisi ile uğraşan bir diğer doktora muayeneye gittim. KBB doktoru ve radyasyon onkoloğu yapabileceklerini ve olası sonuçlarını etraflıca anlattılar. Bana seçenekler sundular, hangi tedavinin ne gibi etkileri olabileceğini, başarının olabileceğini de olamayabileceğini de açık açık izah ettiler. Sonuçta, 33 seans radyoterapi ve adjuvan tedavi olarak da 6 seans kemoterapi uygulanmasına birlikte karar verdik. Altını çizerek söylüyorum; ne şekilde tedavi alacağım kararına ben de katıldım. Yani, kaderim yine benim ellerimde idi ve kendim için verilen karar benim de katıldığım bir karardı. Onkoloji ile uğraşan doktorların ve sağlık çalışanlarının söyledikleri ilk söz, bu hastalıkta moral motivasyonun çok önemli olduğu sözü gerçekleşmişti nihayet.
Soru: Sağlık sektöründe kurumlar arasındaki farkın siyahla beyaz arasındaki kadar keskin olduğunu herkes biliyor, ama doktorlar arasındaki farkın da bu kadar keskin olduğunu kaç kişi biliyor?
Uzun, upuzun bir tedavi süreci. Radyoterapi, masum gibi görünse de, insanı oldukça yoran, bazı duyularını ortadan kaldıran oldukça zor bir tedavi. Haftada bir kez verilen o hafif denen kemoterapi insanı üç gün elden ayaktan düşürüyor. İştah bozuluyor, sürekli bir bulantı, ağızda tat yokluğu vs. Bunların yanında, kan değerlerinin düşmemesi için iyi beslenmek de gerekiyor. Tam bir paradoks. Tüm bunlara dayanabilmeyi sağlayan bir tek güç var: Umut! Bu yan etkiler geçecek, tümör de gidecek, iyi olacağım… Bu arada tribündekilerin tezahüratlarını unutmamak gerekir. Arayan tüm yakınlarım, dostlarım güçlü olduğumu, iyi bir insan olduğumu ve Allah’ın izniyle bu illeti yeneceğimi söylüyorlardı sürekli olarak. Doğaldır ki bu insanlar başka ne diyebilirler?
Soru: Hastaya, hele de bir kanser hastasına, üstüne üstlük doktor olan bir kanser hastasına nasıl geçmiş olsun diyebileceğinizi hiç düşündünüz mü?
Yüreklendirmeye çalışan tezahüratlar, tedaviler, umut ve moral motivasyonu artırmak için gösterilen çabalar… Somatik olarak savaş veren, yıpranan vücut ile uğraşılıyor hep kanser tedavilerinde. İnsan yapısının sadece somatik bir yapı olmadığını, bir beyni, çeşitli duyuları, kısacası bir ruhu olduğu hep gözardı ediliyor. Yaşanan savaş çok ilginç; tedavi-bedensel yıkıntı, iyileşme umudu-başarısızlık korkusu, motivasyon arzusu-güçsüz, saçsız adama acıyarak bakan gözler, yürürken dengesizlik, ellerde uyuşukluk, ağızda mukozit, ishal veya kabızlık, vs., vs.
Soru: Tüm bu somatik yaşanmışlıkların duyuları nasıl etkilediğini, beyni ne kadar zorladığını, o kişiyi ruhen ne derece yaraladığını, kanser hastalarına mutlaka psikoterapi uygulanması gerektiğini, hatta daha ileri süreçlerde psikiyatrik yardım da verilmesinin uygun olacağını düşünen kaç onkolog vardır acaba?
İlk tedavim biraz iyileşme sağlasa da tam başarılı olmadı. Ardından beş seans “CyberKnife” denen daha güçlü ve daha lokalize etki edebilen bir tedavi aldım. Kısaca CyberKnife, tüm vücutta milimetreden daha hassas doğrulukla kanser tedavisi yapmak için tasarlanmış dünyadaki ilk ve tek robotik radyocerrahi sistemi olarak biliniyor. Bu sistem sayesinde radyasyon demetleri odaksal olarak kullanılarak, beyin ve vücuttaki kanserli bölgeler yüksek dozlarla tedavi edilebiliyor.
Sonuç yine beklenenden uzaktı. Bir yıl geçmişti ve ben yine aynı yerde, aynı endişelerle ve daha da yıpranmış bir vücut ve ruhla kemoterapi tedavisi alacağımı öğrendim. Kızdığımı belli etmiyordum ama, artık tezahüratlar da inandırıcılığını kaybetmiş, hatta bazen de sinirlendirmeye başlamıştı. Umutlar tükeniyor, beklentiler sonuçlanmıyordu bir türlü ve hala hiç kimse duygularımın, ruhumun ne halde olduğunu sormuyordu.
Yirmibir gün arayla 6 seans üçlü (cisplatin+taksotel+5FLU) kemoterapiye başladık. Bu kemoterapi denen bence sözde tedavi, insanı insanlığından çıkarıyor. Dostlarınız yalnızca yataklar ve yastıklar oluyor, onlardan uzaklaşamıyorsunuz, hep yatmak hep uyumak istiyorsunuz. Bu savaşta da yukarıda saydıklarımı misli ile yaşadım. İlave olarak beşinci seanstan sonra DVT (derin ven trombozu) oldum, altıncı seanstan sonra da pulmoner emboli geçirip dört gün yoğun bakımda yattım. Bu arada, hala hiç kimse duygularımın, ruhumun ne halde olduğunu sormuyor. O PET (pozitron emisyon tomografi) denen sevimsiz tetkik yine yapıldı ve sonuç hala başlangıç noktasındaki durumum. Tümör konseyi yine toplandı, artık tıbben yapacak bir şey olmadığı, radikal bir cerrahi ile belki sağkalımda % 5’lik bir artış olabileceği, buna karşılık yaşam kalitemin çok düşeceği söylendi. Seçim bana aitti, ailem bile kararı bana bıraktı. Ben de kararımı verdim; gittiği yere kadar savaşacaktım.
İşte burada şans yüzüme güldü Prof. Dr. bir sınıf arkadaşım yaşadıklarımın travması ve bundan sonra yaşayacaklarım için psikolojik destek isteyip istemediğimi sordu. Hemen kabul ettim ve üç aydır haftada bir gün ilgi alanı kanser hastalarına psikoterapi olan psikoloğumdan destek alıyorum. Ne kadar rahat ve güçlü olduğumu anlatamam, Cumartesi gününün gelmesini dört gözle bekliyorum hafta boyunca. Her şeyimi anlatabiliyorum, bazen ailemi de seanslara dahil ediyor…
Halen zorluklarla boğuşuyorum, korkularım oluyor, ağrılarım oluyor, umutlanıyorum ardından yıkılıyorum, sosyal hayattan uzaklaştım. Son üç aydır psikoloğuma yaslanarak yaşadığım bu zorlu süreç bana çok önemli şeyler öğretti. Özetleyecek olursam;
  1. Bir hekimin önce bir hasta olarak bir doktora başvurmasını, sonra da hasta yakını olarak hastanede bulunmasının önemini bir kez daha anladım. Böylece yapılan davranış hatalarını yaşayarak gözlemleyebilir.
  2. Bir hekimin hastasına, hele de kanser hastasına daha duyarlı yaklaşması gerektiğine inandım.
  3. Her hastanın bir birey, bir insan olduğunun asla unutulmaması, en azından kendisiyle konuşurken yüzüne bakılması ve yazılı onam için yapılan bilgilendirmelerin gerçek anlamına uygun yapılması gerektiğine inandım. Çünkü, doktor olmama rağmen kemoterapinin yapacakları açık açık anlatılmadığı için ilk tedaviden sonra panik atak geçirdim.
  4. Başta kanser hastaları olmak üzere, eğer mümkünse tüm hastalara psikolojik destek sağlanmasının çok önemli olduğunu anladım. Basit bir örnek verecek olursam; yazmaya başladığımda yaşadığım olayları tekrar hatırlamak beni çok rahatsız etti. Ama psikoloğum bunu yapabileceğimi defalarca söyleyerek beni yüreklendirdi ve sizlerle hastalık sürecimi paylaşabildim.


Not:  İ.Ü. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi 1971 yılı mezunlarından, Göztepe Eğitim ve Araştırma Hastanesi Klinik Şef Yardımcısı, UEÇG üyesi Dr. Aydemir Yalman vefat etmiştir, nur içinde uyusun...